26
Sep

Remember My Name – Adımı Hatırla

Yönetmen: Alan Rudolph
Senaryo: Alan Rudolph
Oyuncular: Geraldine Chaplin (Emily), Anthony Perkins
(Neil).

Filmin Konusu: Emily adında dengesiz bir kadm, bir adamı öldürme niyetiyle takip etmek için küçük bir kasabada bir pansiyon odası kiralar. Neil de bir parça çılgın biri gibi görünmektedir ama penceresine taşlar atan, çiçeklerini söken Emily kadar değildir. Böylesine huzursuz insanlarla şiddet pek uzakta değildir.
İzlenmek için yalvaran bir Rudolph filmi. Chaplin, bir başka garip aksan kullanıyor ama hala çetrefilliliğine bağh kalıyor. Perkins, şimdiye kadarki en iyi performansım sergiliyor ve ününü kazandığı Psycho’daki psikozlu insan halinden uzaklaşmış; burada bir yumuşaklık görüyoruz ve onun daha karanlık işlere yetenekli olduğunu düşünmemizin nedeni sadece sinemaya ilişkin amlarımız olabilir.

26
Sep

Tekrar Eve Dönemeyiz Filmi

Oyuncuların projektörlerin önünde repliklerini doğaçtan söyledikleri en alışılmadık filmlerden biri muhtemelen. Küçük bir hikaye var ve bütün her şey bir karmaşa gibi görünmekte ama Ray’in oyunculuk öğrencileri onun için ruhlarını ortaya koyarak oynuyorlar.

Nicholas Ray bu filmin iki versiyonunu yaptı ve sadece orijinal olan kaldı, o da hiç gösterilmedi. Kısıtlı bir bütçeyle tamamlanan film Ray’in deniz kuvvetlerinin ihtiyaç fazlası mağazasından aldığmı söylediği kullanılmış bir Mitchell marka kamera ile çekildi.

Ulaşılması ve temin edilmesi mümkün değil, ancak Wim Wenders’in Ray’i anlatan belgesel filmi Lighfning Over Water’da filmin küçük bir kısmı görülebilir. Lightning Over Water, Ray ve Wenders tarafmdan yönetildi; Ray kanser hastalığı yüzünden arlık yönelemeyecek duruma gelince Wenders onun yerini aldı. Film ölmekte olan bir adamın kaydı oldu.

22
Sep

Terror in the City (Şehirde Dehşet) 1964

Bill (Bray) admdaki dokuz yaşında bir çocuk, babası ona bakamadığı için evden ayrılmak zorunda kalır ve otostopla New York City’ye gider. Ayakkabı boyacısı ve gazete satıcısı çocukları kontrol ederek kazançlarının yarısını alan, şehir yaşamına uyum sağlamış bir çocuk olan Rick’le tanışır. Porto Rikolu çocuk Paco (Marsach) ile arkadaş olur ve birlikte gazete satmaya başlarlar. Brill, Rick’le barbut oynar ve parasının çoğunu kazanır. O gece Rick’in çetesi üzerine saldırır, ama şans eseri bir fahişe olan Suzy tarafından kurtarılır. Ertesi gün Suzy yeni giysiler almak için Brill’i alışverişe götürür, sonra fahişelik yaptığı için polis tarafından tutuklanır. Çok az parası kalan Brill bir bisiklet satın ahr ve eve doğru yola koyulur ama yolda bir kamyona çarpıp kaza geçirir, bisikleti parçalanır. Yaşlı bir çift, babasının yanına geri dönmenin bir yolunu buluncaya dek geçici olarak kalması için onu yanlarına alırlar.
Çok küçük bir bütçeyle çekilen bu film yine de Blast of Silence filmini yapan adamın yeteneklerini gösterir. Film neredeyse hiç tanınmayan bir kadronun oynadığı inandırıcı kısa öykülerle dolu. Film Pie in the Sky adıyla da bilinir.

Korsan filmler konusunda uzman bir internet sitesinde görülür. DVD ve VHS olarak mevcut değil.
Lee Grant: İlk filmi Detective Story filmindeki dükkan hırsızı rolüyle Oscar adaylığı kazandı ve daha sonra Shamvoo filmiyle ödülü aldı. Lee Grant, bir yıldız görüntüsü ve kişiliğine sahip olmasına rağmen daha çok karakter rollerinde göründü. Hiçbir zaman bir yıldız olmadı, bununla birlikte, filmlerinde ona uygun görülen geleneksel rollere de tam olarak uymadı genellikle. Yeteneğini daha çok tiyatro ve televizyona yönlendirdi. Ama David Lynch’in Mulholland Drive (Mulholland Çıkmazı) filmindeki küçük bir rolde bile olsa hala filmlerde görünmesi bir şeydir.

21
Jun

Kapıdaki Düşman Filmi

Rus ve Nazi askerleri arasında ki savaş devam ederken, tüm insanlık korkulu bir bekleyiş içerisinde Stalingard savaşının hangi sonuçla biteceğini merak etmektedir. Savaşın bir yandan devam ederken bir yandanda dünyaca ünlü olan Rusların en keskin nişancısı olarak bilinen Vasili Zaitsev, Alman askerlerini sessizce öldürmeye devam etmektedir. Vassili bu ünü itibariyle Nazi’lerin en keskin nişancısı olan Binabaşı Konig ile karşı karşıya gelecek ve bu sayede dünya çapında en önemli savaşlardan biri olan Stalingard’da en iyi ikik keskin nişancının düellosu yaşanacaktır. Bu düellonun anlatıldığı film ülkemizde Kapıdaki Düşman ismiyle gösterilmiştir. Filmde Jude Law, Rachel Weisz ve Ed Harris gibi ünlü oyuncular rol alıyor.

Vasili sıradan bir asker olan ve işini her zaman layığıyla yapan bir asker konumundadır. Sovyet politikacılarından biri olan Danilov, Vassili’yi kendi için propaganda araçlarından biri olarak kullanmak ister. Bunun üzerine Ural’larda basit bir asker olarak hayatını sürdüren Vassili’yi gereksinim duyulan bir asker haline getirir. Nazi’lere karşı bazı çatışmalarda üstün gelemeyen Sovyetler çökmenin eşiğine kadar gelmiştir. Bunun üzerine Danilov sayesinde dünyaca ünlü yapmış Vasili örneği, Sovyet askerlerinin tekrar dirilmesine sağlar. Diğer yandan kendi sevdiği kadın olan Tania’ya Vassili’nin aşık olduğunu öğrenen Danilov, kendi ortaya çıkarıdığı bu kahramanı kıskanmaya başlar. Hem kendi ordusunu hem de Rus askerleri arasında en iyi nişancı ünvanını kazanan Vassili’yi öldürmek için Binbaşı Konig’i görevlendirirler. Asıl savaş ise iki çetin savaşçı karşılaştığında başlayacaktır.

5
Jun

Das deutsche Kettensägen Massaker – Blackest Heart

DAS DEUTSCHE KETTENSAEGEN MASSAKER / ALMAN ELEKTRİKLİ TESTERE KATLİAMI / Blackest Heart

Alman sinemasının bildiği yoldan şaşmayan, provoke etmeye düşkün, tarn da bu sebeplerden ötürü kendine özgü bir takipçi kitlesine sahip yönetmeni Christoph Schlingensief Almanya’nin birleştiği günlerde çektiği filminde ülkesine son derece acımasızca yaklaşıyor ve karamsar ancak bir o kadar komik bir manzara sunuyordu.
Wolfgang Becker’in turn dünyada ses getiren filmi “Elveda, Lenin !”i izleyeli neredeyse bir yil oluyor. Isterseniz biraz geçmişe gidelim; Leander Haussmannın “Sonnenallee”sini (1999), hatta vakti zamanında epey ses getirmiş Peter Timm’in “Go Trabi Go”sunu (1991) geride birakalim. 1989 yilmin güzündeyiz. Berlin Duvarı yeni yıkılmış, sınırlar açılmış ve Doğu’dan Batı’ya doğru bir göç başlamış durumda. Bir yandan “Wir sind das Volk” (Biz Halkrz) sloganları ortalığı çınlatırken, diğer yandan marşlar söyleniyor. Çoğu kişi Almanya’nin yeni super güç haline geleceği ve her şeyin çok güzel olacağı inancmda. Tam anlamıyla bir “enfant terrible” (yaramaz çocuk) olan yönetmen Christoph Schlingensief ise tüm bu karmaşaya kendince bir cevap vermeye karar veriyor. Aşağı yukarı aynı günlerde, Berlin’deki Kino 69′da Uli Hanisch (kendisini, “Prenses ve Şövalye” veya “Cennet” gibi Tom Tykwer filmlerinin prodüksiyon tasarımcısı olarak tanıyor olabilirsiniz) ile beraber düzenledikleri özel bir programda Tobe Hooperın “The Texas Chainsaw Massacre”mı ve onun 1986 yapmıı devam filmini bir kez daha izliyor. Tam da bu noktada kafasında her şey yerli yerine oturuyor; “Alman Elektrikli Testere Katliamı“, neden olmasm?
“Das Deutsche Kettensâgen Massaker”, tiyatro ve sinemada yaptığı sıradışı işlerle ülkesi Almanya başta olmak üzere çoktan kült mertebesine ulaşmış Christoph Schlingensief’in en bildik filmlerinden birisi.

Schlingensief’in kendisinin de ifade ettiği gibi, çabucak kotarılmış, hayli düşük bir bütçeyle gerçekleştirilmiş bir prodüksiyon bu. Neredeyse çalakalem yazümış senaryosundan da fazla şey beklememekte fayda var. Zaten Schlingensief için esas önemli olan aman aman bir hikâye anlatmak değil, daha ziyade fazla zaman kaybetmeden mevcut durum hakkinda kendi görüşünü ifade etmek. Bu nedenle çoğu tanıdıklaruıdan oluşan bir kadro ayarlayip, filmin çekimlerine başlıyor. 1991 yıluıda tamamlanan film, aynı yıl Şubat ayında Berlin Film Festivali’nde gösteriliyor.

Filmin etrafli bir hikâye anlatmadığını söylemiştik. Her şey daha ziyade bir fikir etrafmda gelişiyor. Almanya’nın birleşmesi ertesinde Do ğu’dan Batı’ya göç edenler arasında Clara (Karina Fallenstein) da vardir. Önceden kapağı Batı’ya atmış, yıllardır görmediği erkek arkadaşı (Artur Albrecht) ile sonunda buluşabilecektir. Eski Doğu’daki kocasmı (aktris Susanne Bredehöft hem erkek küığında bu karakteri, hem de filmin ilerleyen bölümlerinde lezbiyen Margit’i canlandırıyor) öldürdükten sonra soluğu artık geçerliliği kalmamış smır kapısında alir. Ancak ortamda gerçek bir kaos hüküm sürmektedir. Trabileri ile Batı’nın yolunu tutan kimi Doğu Almanlar tatsiz bir sürprizle karşüaşırlar, tıpkı Clara ve sevgilisi Arthur gibi. Sınır kapısının yakınına mevzilenmiş, anza bir aile Doğu’dan gelen misafirleri kaçırmakta ve elektrikli testere ile parçaladıktan sonra onlardan sucuk yapmaktadir.

Filmin pek şenlikli gözüken bu fikri, daha ziyade John Waters’tan Peter Jackson‘ın ilk dönemine kadar uzanan bir zevksizlik ve çiğlik içerisinde işleniyor. Pek de inandırıcı gözükmeyen ancak yine de hassas mideli seyircileri rahatsiz edebilecek efektler, kötü bir ışık ve yorucu bir gorüntü yönetimi filmin atmosferini oluşturan başlıca unsurlar. Ancak Schlingensief’in turn bu tercihleri sebepsiz yere değil. Kendisi birleşme sonrasında yaşananları (veya yaşanacağmı öngördüklerini) olabildiğince karamsar bir bakış açısıyla anlatmaya çalışıyor. Ancak mizah duygusu da filmden eksik değil. Tek sorun, gördüklerinize gülüp gülemeyeceğinizde.

Belki biraz Christoph Schlingensief‘ten bahsetmekte de fayda var, zira kendisi ülkemizde tarıman bir yönetmen değil. 1960 yılında Oberhausen’da dünyaya gelen Schlingensief bir eczacı ve hemşirenin oğlu. Amatör film klüplerinden, Werner Nekes’in asistanlığma uzanan bir kendini geliştirme safhasimn ardindan ’80′li yılların başlarında yönetmenliğe geçiyor. Schlingensief’in kendine has estetik anlayışı (ki bunun için rahatlıkla antiestetik de diyebiliriz) ve filmlerindeki provokatif tavır elbette çeşitli tepkiler çekiyor. Grafik şiddet ve çıplaklık, küfürler, ucuz efektler, özetle “trash” diye tabir edilen sinemarım turn özellikleri onun filmlerinin de ayrılmaz birer parçası. Aym sebepten ötürü seveni kadar kendisinden ve yaptığı işlerden nefret edenler de mevcut. Ancak Schlingensief in zamanla Almanya’da ve başka ülkelerde entelektüel çevrelerde de kabul gördüğünü, üzerine yazılan inceleme ve makaleler bir yana, ’90′ların ikinci yarısından bu yana Berlin’de Volksbühne’de yönetmenlik yaptığım, zamanında Offenbach’ta ve Düsseldorf’ta sinema dersleri verdiğini eklemek gerek. Elbette sahnelediği tiyatro oyunlarının da filmlerine benzer bir yapıda olmaları, farklı medyaların birarada kullanıldıkları, yer yer grand guignol’a yaklaşan grotesk şovlar şeklinde tanımlarımaları pek şaşırtıcı değil. Ayrıca kendisinin Almanya’da bir önceki seçimlerde Chance 2000 diye bir parti kurduğunu ve bu partinin seçim yasalarındaki bazı boşluklarla dalga geçen bir proje olduğunu (seçmenlerin kendilerine oy vermelerini öneren bir kampanya) eklemekte fayda var. Zira politika Schlingensief için gayet önemli. Kimileri onun filmlerindeki tavrı yüzeysel bulsalar bile, Schlingensief Almanya’nın tarihini ve siyaseti didiklemeyi ısrarla sürdürüyor.

Bu noktada “Das Deutsche Kettensâgen Massaker”e dönebiliriz. Film açık şekilde birleşmenin Doğu’ya yaramayacağım ve durumun eski Doğu Almanların sömürülmesine varacağmı öngörüyor. Aradan geçen 14 yıl sonrasında yaşananlara baktığımızda Schlingensief’in yanlış bir saptamada bulunduğunu söylemek çok zor. Hemen bu noktada filmin Schlingensief’in Almanya üzerine çektiği bir üçlemenin ikinci halkası olduğunu da belirtelira Öncülü “100 Jahre Adolf Hitler Die letzte Stunde im Führerbunker” iken, takipçisi “Terror 2000 Intensivstation Deutschland”. Bu üçleme çerçevesinde yönetmen ÜI. Reichın son günlerinden girip, ’90′lı yıllarda eski Doğu Almanya’da güç kazanan NeoNazi hareketinden çıkıyor. “Das Deutsche Kettensâgen Massaker” ise birleşme esnasında yaşananlarla bu sürecin ortasında yer alıyor.

Filmin antiestetik ve provokatif yapısı, bütününe yayılmış olan alaycı tavrı ve kolay hazmedilemeyen mizah duygusu kadar, oyuncu kadrosunun da kazandığı kült statüsünde etkisi var. Özellikle Alexander Kluge’nin filmlerinden tanıdık bir yüz olan Alfred Edel, cani ailenin reisi pozisyonundaki ağabeyi canlandınrken, Fassbinder’in oyuncu grubundan kimi isimler de kadrodaki yerlerini alıyorlar. Volker Spengler zihinsel özürlü kardeşi, Irm Hermann ise akıllara zarar bir sınır görevlisini canlandırıyor. Schlingensief in favori oyuncularından olan Udo Kier ise kisa ancak akilda kalacak bir rolde boy gösteriyor. Önce saçlarını ateşe veriyor, daha sonraysa bir elini satırla kesiyor. Bu arada Kier filmde yönetmen asistam olarak da görev almış durumda.

“Das Deutsche Kettensâgen Massaker”in her zevke hitap etmeyen bir film olduğu aşikar. Bu zor ve nevi şahsına münhasır filmi tamamlamak için sağlam bir mideye, sağlam sinirlere ve yoğun bir merak duygusuna sahip olmaniz gerek. Ancak ilgiye değer bir isim olan Christoph Schlingensief ile tanışmak için de yerinde bir seçim.

Yönetmenin “The Texas Chainsaw Massacre” kadar, Hitchcock‘un “Sapik”mdan da esinlendiğini görebileceğiniz gibi, filmde “Hansel ve Gretel” başta olmak üzere çeşitli masallara göndermeler de yakalayabilirsiniz. Ayrıca böylesine temiz yüzlü genç bir adamm aklmda ne gibi hinlikler dolaştığmı görmenin sizleri yeterince şaşntacağma emin olabilirsiniz. Onu avantgarde’a dair teoriler içerisinde değerlendirip yüksek bir yere oturtmak veya çöplüğü layık göraıek de size kalmış. Beğeneceğinizi garanti etmiyor sadece meraklılara öneriyoruz. Dolayısıyla risk size ait.

Das Deutsche Kettensâgen Massaker
Yönetmen: Christoph Schlingensief. Oyuncular: Karina Fallenstein (Clara), Alfred Edel (Alfred), Volker Spengler (Hank), Brigitte Kausch (Brigitte), Susanne Bredehöft (Margit/Clara’nın Kocasi), Dietrich Kuhlbrodt (Dietrich), Artur Albrecht (Artur), Reinald Schnell (Kurd), Udo Kiert (Jonny), Irm Hermann (Sınır Gorevlisi). 1991 Almanya yapımı, 63 dakika.

27
May

Boy Meets Girl

Huysuz çocuğun ilk filmi, ilk kült filmi.
Uzun aralıklarla, az ama öz film çeken Leos Carax‘m ilk uzun metrajı, yönetmenin içine girilmesi pek kolay sayılmayacak sinemasal dünyasının anahtarlarını seyirciye sunan, benzersiz bir deneyim.

Harika çocukluktan “enfant terrible”liğe (yaramaz çocuk) doğru ilerleyen kariyerinde az sayıda film var Leos Carax’m. Toplam dört uzun metraj ile Fransiz sinemasının en kendine özgü yönetmenlerinden birisi haline gelmiş durumda. Aslına bakarsanız, Antalya’da düzenlenen 1. Uluslararası Avrasya Film Festivali‘ne konuk olduğunda kendisini bir yönetmen olarak görmediğini ve artik film izlemeyi bıraktığını belirtmişti Carax. Eski filmleriyle ilgili sorularıysa “Üzerinden çok zaman geçti, hatırlamıyorum” diye geçiştirmeyi tercih etmişti. Belki biraz demode olsa bile; bu konuşmaya isteksizlik, bu kendini dışardaki olarak konumlama eylemi Leos Carax’a cuk oturuyor. Ne de olsa bizim onu tanıdığımız ismi bile gerçek adi Alex Oscar’dan (tarn olarak Alexandre Oscar Dupont) türetilmiş bir anagram, bir nevi reddetme. Başka bir deyişle Carax, ısrarla ve inatla ana akımın dişında kalmaya çalışan, bu “dışardaki” halinden epedsizce keyif alan bir sinemaci. Filmlerinin hayranlik kadar nefret de uyandırması, hatta bazilarınm (özellikle “Köprüüstü Aşıkları” ve “Pola X”) eleştirel ve ticari başarısızlığı bu nedenle şaşırtıcı değil. Ancak yönetmenin son derece sadık bir hayran kitlesi de var. Bu insanlan Carax’m filmlerine bağlayan unsurları deşifre etmek içinse yönetmenin ilk uzun metrajı “Oğlan Kıza Rastlar” (Boy Meets Girl) son derece işlevsel.

Leos Carax’m eleştirmenlik deneyimi ve bir iki kisa metraj sonrasında çektiği “Oğlan Kıza Rastlar”, Godard’ın ilk dönemine benzetebileceğimiz, dramatik yapıdan ziyade stilin öne çıktığı bir atmosfer filmi.

Hikâyesi son derece basit ve önemsiz. Kaldı ki, ismi bile bu durumu özetliyor. “Oğlan kıza rastlar ve olaylar gelişir” şeklinde özetlenebilecek aşk filmlerine bir nazire olarak göraıek de mümkün Carax’in ilk uzun metrajmi. Ancak klasik sinema diliyle uzaktan yakindan alakasi olmayan “Oğlan Kıza Rastlar”da, malum olaym gerçekleşmesi için neredeyse filmin yarısının geride kalması gerekiyor. Alex, yani oğlan (Denis Lavant) ve Mireille, yani kiz (Mireille Perrier) garip bir partide tanışıp, konuşmaya başlaymcaya değin birbirlerini sürekli teğet geçiyorlar. Bu süreç boyunca Alex’in sevgilisinden yeni ayrıldığmı ve Mireille’in hâlihazırdaki ilişkisinin hiç yolunda gitmediğini öğreniyoruz. Iki üzgün genç konuşmaya başladıklarında birbirlerine bir şekilde ulaşmayı beceriyorlar. Ancak bu ortaklık onları “mutlu son”a değil, bir trajediye götürüyor.

“Oğlan Kıza Rastlar”ı tanımlamak için en uygun sıfat dolaysız veya belirsiz olabilir. Carax’in neden sonuç ilişkilerini bir kenara bıraktığı anlatımı, filme yoğun bir özgürlük duygusu veriyor. Karakterler iki boyutlu birer kukla olmaktan çıkıp, anı yaşayan ve mekânı sahiplenen bireylere dönüşüyorlar. “Oğlan Kıza Rastlar”ı izlerken, Mireille’i kâh Dead Kennedys’in “Holiday in Cambodia”sı eşliğinde kafasını sallarken, kâh tap dansı yaparken görüyoruz. Alex ise kafasına kulaklıkları geçiyor ve David Bowie‘den “When I Live My Dream“i dinleyerek sokakları turluyor. Filmin dramatik yapisında neden sonuç ilişkileri bir yana bırakıldığı gibi, karakterlerinin davranış şekillerinde de benzeri bir sınırlama yok. Dolayısıyla üzüntülerini, kirgmlıklarim, heyecanlarim, öfkelerini ve sevinçlerini beden dilleriyle ifade edebiliyorlar. Tercih ettiği bu yapi Carax’a da görselliği öne çıkartma ve seyirciyle görüntüler üzerinden iletişim kurma imkânmı tanıyor. “Oğlan Kıza Rastlar”ı bir atmosfer filmine dönüştüren önemli unsurlardan birisi de bu.

Eğer ki “Oğlan Kıza Rastlar” için bir atmosfer filmi diyorsak, elbette mekânm nasıl realize edildiği ve nasıl kullanıldığı da önemli. Bir çocuk odası görüntüsü ve sesi hinldayan bir anlatıcı ile başlayan film, tahmin etmenin zor olmayacağı gibi bir masal. Dolayısıyla filmde karşımıza çıkan şehir de bildik Paris’ten ziyade bir masal mekânı. Carax ve görüntü yönetmeni JeanYves Escoffier, filmin kendine özgü görsel dokusunu yaratırken siyah beyazın etkileyiciliğinden yoğun şekilde faydalarımışlar. Boş sokakları, kafeleri, Seine nehrinin kıyısını, metroyu veya Alex’in yaşadığı tek göz odayı filme alirken, siyah beyaz onlara gerçeküstü bir atmosfer yakalama olanağı sağlamış. Ancak yine siyah beyazm etkisiyle bu masalın ruh hâlinin ziyadesiyle melankoliye çaldığını da eklemek gerek.

Ayni noktada Carax’i bu filmde Godard kadar, Jean Vigo’nun da etkilediğini gözlemek mümkün oluyor. Tercih edilen yapi Godard’in ilk dönemine yakın dursa bile, filmin gerçek ile düş arasında asih kalmış hâli ve tesadüfler üzerinden şekillenen karamsar romantizmi Vigo’nun başyapıtı “LAtalante”ı akla getiriyor. Carax’m sonraki filmleri için de sık sık kullanılacak olan şiir benzetmesi, bu akrabahğı belki de daha belirgin bir hâle sokuyor.

Ancak turn esinlenmeler bir yana, Leos Carax’in son derece kişisel bir sinema yaptığını da eklemek gerek. Bir bakıma yönetmenin alter egosu olarak görebileceğimiz favori oyuncusu Denis Lavant’m, Carax’in ilk üç uzun metraj filminde de Alex isminde karakterleri canlandırmış olması bu açıdan önemli. “Oğlan Kıza Rastlar”daki Alex’in askere gitmek üzere bir yönetmen adayı olmasi, bu filmdeki ortaklığı daha da üst bir düzeye taşıyor. Başka bir deyişle yönetmen, “Oğlan Kıza Rastlar”da kendisine ait bir düşü peliküle aktarmış oluyor. Her ne kadar Carax, verdiği röportajlarda ve katıldığı söyleşilerde bu alter ego konusundan bahsetmekten hoşlarımasa da, filmlerinin kendi hayatıyla ortak noktaları özellikle dikkat çekiyorlar (örneğin Juliette Binoche ile beraber oldukları dönemde de filmlerindeki baş kadın rollerini ona vermişti). Bu bağlamda filmde Alex’in kendi kişisel tarihini bir Paris haritası üzerinden kaydetme çabası da akıllardan kolay kolay çıkmayacak bir fİkir ve büyüleyici bir imge olarak sinema tarihine geçiyor.

Gösterime girdiği dönemde olumlu tepkilerle karşılanan ve 1984 yılında Cannes Film Festivali‘nde Gençlik Ödülü kazanan “Oğlan Kıza Rastlar”, Carax’a ileride daha büyük bütçelerle ve daha ünlü oyuncularla çalışma imkânı sağladı. Ikinci uzun metraj filmi “Kötü Kan” (Mauvais Sang) benzer bir ilgi görse bile, sonraki filmleri “Köprüüstü Aşıkları” ve “Pola X” ekseriyetle beğenilmediler (her ne kadar “Köprüüstü Aşıkları” Fransa dışında, örneğin ülkemizde, çok büyük bir ilgi görse bile). Bu filmlerin ticari başarısızlığı ve aldıkları kötü eleştiriler, zaten nadiren film çeken Carax’in çalışma hızını iyice yavaşİatmış durumda. Dönemdaşı Fransız yönetmenlerle beraber “Yeni Yeni Dalga” başlığı altına toplamaktan hiç hazzetmeyen, onlarin büyük kısınının aksine ticari ve kolay anlaşılır filmlere yüz vermeyen Carax, şu günlerde 1999 yapımı “Pola X”ten sonra çekeceği ilk film olan “Scars”m hazırlığı içerisinde. Beşinci uzun metrajının akıbeti ne olur bilemeyeceğiz, ancak garip şekilde yönetmenin en dolaysız filmi olan “Oğlan Kıza Rastlar” üzerinde en fikir birliğine varılmış olan işi. Belki bu benzersiz filmi izlediğinizde, sizler de koşulsuz şekilde yönetmenin her filmine bayilan hayran grubuna dahil olursunuz.

Boy Meets Girl
Yönetmen: Leos Carax
Oyuncular: Denis Lavant (Alex), Mireille Perrier (Mireille), Carroll
Brooks (Helen), Frederique Charbonneau (Çevirmen), Christian Cloarec
(Thomas), Jean Duflot (Bouriana), Hans Meyer (Astronot), Anna
Baldaccini (Florence).

26
May

Flatliners – Çizgi Ötesi Filmi

90′lı yıllardan geriye kalan en hoş sinemasal hatıralarımızdan birisi olan “Flatliners” belirli bir yaş grubundaki izleyicilerin vazgeçilmezlerinden. Sayısız televizyon gösterimine ve artik neredeyse her birimizce ezbere bilinmesine rağmen hala büyük bir heyecan ve keyifle izlenen bu filmin cazibesi nerede yatryor acaba?..

Ölürken insanın hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçer denir. Bu deneyimin peliküle aktarılmış en çarpıcı örnekleriyse Joel Schumacher‘in filmi “Çizgi Ötesi“nde çıktı karşımıza herhalde. Ölüm, insanoğlunun hem merak ettiği hem de yaşama içgüdüsü nedeniyle korktuğu bir şey. Bir grup tip öğrencisinin bile isteye bu topraklara adım atıp geri kaçışının hikayesi olan “Çizgi Ötesi” de ölümün kendisi gibi garip şekilde çekici bir film.

Aynı üniversitede eğitim gören 5 tip öğrencisi filmin baş karakterleri. Aslında bu karakterler tipik bir gençlik/korku filminin gerekli malzemesini oluşturacak stereotipler: filmdeki temel fikrin mucidi olan çılgın ve kural tanımaz Nelson (Kiefer Sutherland), güzel olmasına karşılık erkeklerden köşe bucak kaçan Rachel (Julia Roberts), okuldan atılmanın kıyısından dönen asi genç David (Kevin Bacon), kiminle yatıp kiminle kalktığı belli olmayan Joe (Wiliam Baldwin) ve inek öğrenci Randy (Oliver Platt). Bu 5 öğrenci Nelson’ın kalbinin durdurulacagi ve sonra yeniden hayata döndürüleceği bir deney için bir araya geliyorlar. Her birinin kendine has yetenekleri var. Söz konusu deneyse gecenin geç saatlerinde, okul yönetiminden gizli olarak gerçekleştirilmek zorunda.

İlk deneyden sonra Nelson’ın yaşadığı deneyimle ilgili aktardıklan diğerlerinin de ilgisini çekince “sonraki” olmak konusunda bir yarış başlıyor. Her biri daha uzun süreli bir deneyim için hayatını ortaya koyuyor. Nelson ve David arasında Rachel’ı elde etmek konusunda belli belirsiz bir rekabet gelişirken, aslnıda yaşanan deneyimin pek de “hoş” olmadığı ortaya çıkıyor.  Zira, öbür dünyaya yapılan bu kısa süreli yolculuklar, kahramanlarımızın geçmişteki günahlarını gündelik hayatlarına geri getiriyor; kabuslar ve sanrılar giderek gerçeğe dönüşmeye başlıyor.
Çizgi Ötesi” son derece özgün bir hikayeye sahip, gerçekten yaratıcı bir korku filmi. Ilk gösterime girdiği zamandan bu yana seyirci için cazibesini korumasının temelinde de bu yatıyor kuşkusuz. Filmi korku türü içinde kesin bir yere koymak, belirli bir alt türe dahil etmekse neredeyse imkansız; ne gençlerin birer birer kıyıldığı bir teenslasher, ne de doğaüstü varlıkların ortalıkta cirit attığı paranormal bir gerilim izliyoruz. İzleyiciyi diken üstünde tutan hikayenin temel malzemesi, hayata ve ölüme dair herkesin kafasını kurcalayan sorulardan çıkartılıyor ve bu arada bilimsel olanla gerçek dışı olan iç içe geçiyor.

Aslında “Çizgi Ötesi”nin içeriğini deşmek pek de olumlu sonuçlar vermiyor, çünkü Schumacher’in filmi açıkça muhafazakar bir söylemden beslenmekte. Genç karakterler, başlarına gelenlerden sonra sıkı bir “Tanrı’nın işine karışılmaz” dersi alıyorlar. Ateist olan David’in bile Tanrı’ya yakarır hale gelmesi, eğer filmin etkileyici atmosferinden sıyrılabilirseniz, içinizi kaldırabiliyor. Geçmişteki kimi hataların gelecekte kişinin yakasına yapışacak günahlar şeklinde resmedilmesi gibi, kurtulmak için girişilen kendini affettirme ve arınma bölümleri de itici. Ancak filmi içeriği sayesinde ilginç kılan bir nokta daha var; o da “Çizgi Ötesi”nin ölümle yüzleşmeyi, ölümün doğallığını kabul etmeyi olgunlaşma sürecinin bir parçası haline getirmesi. Bu nedenle filmin karakterlerinin üniversite öğrencileri olarak belirlenmiş olması ayrıca anlamlı.

Filmdeki karakterlerin dahil olduğu yaş grubu bizi bir diğer ilginç noktaya götürüyor. Bu film öncesinde Joel Schumacher’in yaptığı işler arasında 80′li yıllara ait iki önemli gençlik filmi dikkat çekiyor; “St. Elmo’s Fire” (izleyenler hatırlayacaktır, bu filmin teması da aynı yaşlardaki gençlerin hayata uyum sağlama çabaları ve olgunlaşma süreçleriydi) ve “The Lost Boys“. 1990 yapımı “Çizgi Ötesi”ni, aynı türün önceki 10 yıl içindeki örnekleriyle karşılaştırmaksa ilginç sonuçlar veriyor. 80′lerin gençlik filmleri denildiğinde akla gelenler arasında “Bratpack” olarak tanımlanan oyuncu jenerasyonu başı çekiyor. “Çizgi Ötesi”nin oyuncu kadrosuna baktığımızda aslmda bir bakıma 80′lerin “bratpack”lerinin 90′lardaki muadillerinin bir araya toplandığını söyleyebiliriz. Elbette Kiefer Sutherland‘in 80′lerde “Stand By Me” ve “The Lost Boys”da oynamış olduğunu da unutmamak koşuluyla. Ancak hikayenin ve korku/gerilim türüne dair öğelerin de etkisiyle bu filmin bize sunduğu oyuncu profilleri farklılık gösteriyor. Yaşları “bratpack”lerden daha büyük olduğu gibi (Bacon film çekildiği sırada 32, Platt ise 30 yaşındaydı), rol aldiklan film de gençliği geride bırakıp olgunlaşma sürecini ele alıyor. Başka bir deyişle “Çizgi Ötesi”, 80′lerin kendine özgü gençlik filmlerinin yavaş yavaş tarihe karışmaya başladığını ve 90′larda farklı bir yöne gidileceğini haberliyor.

Bu farklı yönse “X Jenerasyonu”nun tanımı. “Çizgi Ötesi”, gençlik filmi formüllerini korku türü sosuna batırırken, 80 sonrası gençlerin korkularının, paranoyalarının ve kendilerini bir yere ait hissedememe durumlarının da sinemadaki ilk habercilerinden birisi oluyor. Karakterlerinin ölümü tanımlamak yönündeki çabaları da yine bu kuşağının varoluşçu tezahüründen başka bir şey değil.

Bu noktaya vardığımızda “Çizgi Ötesi”nin belirli bir kuşağı niçin kalbinden vurduğunu ve nasıl tekrar tekrar izlense de bıkılmayan bir kült filme dönüştüğünü anlayabiliyoruz. Ancak filmin görsel yapısının cazibesini de atlamamak gerek. Hemen her Schumacher filmi gibi özenle yönetilmiş olan “Çizgi Ötesf’ne neredeyse yönetmeni kadar inıza atmış bir isim daha var;  görüntü yönetmeni Jan de Bont. Filmdeki üniversite kampüsünü adeta gotik bir korku filminden fırlamış bir şatoya (elbette kampusün mimarisini, yakın planlarla bize gösterilen gargoyleları, duvarlardaki dini freskleri de unutmamak gerek) dönüştüren, mavi renklerle bezeli atmosfer büyük ölçüde Bont’un eseri. Ölüm deneyimlerine ilişkin sahnelerdeki kamera kullanımıysa gerçekten birinci sınıf. Hızlı bir kamera, dinamik bir kurgu ve etkileyici bir müzik kullanımıyla desteklenmiş olan ve video klip estetiğine yakın duran bu atmosfer, filmin yer yer yakaladığı ağırlığı da hafifletmiyor. Az önce betimlediğimiz atmosferle neogotikvari bir tat yakalayan film, eşine pek rastlanılmayacak, kendine has bir tarz yaratmış bulunuyor. Video klip estetiği ile gotik korku öğelerinin bu şekilde buluşmalarına en yakın duran, daha eski tarihli bir örnek olarak aklımıza olsa olsa Tony Scott‘ın “Açlık”ı geliyor. Çıkış noktaşındaki fikrin özgünlüğü, belirli bir kuşağı tanımlayışıyla kazandığı sosyolojik önem ve yakaladığı üstün görsel yapı, Schumacher filmlerinden alışık olduğumuz yüzeysellik ve ideolojik kaypaklıkla biraz sekteye uğrasa bile, sonuç olarak önemli bir film “Çizgi Ötesi“. Özellikle de 1980 civarında dünyaya gelmiş bir kuşak için…

Flatliners
Yönetmen: Joel Schumacher
Oyuncular: Kiefer Sutherland (Nelson Wright), Julia Roberts (Rachel
Mannus), Kevin Bacon (David Labraccio), William Baldwin (Joe
Hurley), Oliver Platt (Randy Steckle). Kimberly Scott (Winnie Hicks),
Joshua Rudoy (Billy Mahoney), Benjamin Mouton (RacheVın babası),
Hope Davis (Anne Coldren).

22
May

1/2 Mensch

Filmin adı: 1/2MENSCH
Yönetmen: Sohgo Ishii
Oyuncular: Blixa Batgeld, Mark Chung F.M. Einheit, Alexander Hacke,
Isamu Ohsuga ve N. U. Unmh.
1986 Japon yapımı, 58 dakika.

Kült gruba deneysel film
Ünlü Alman grup Einstürzende Neubauten’m 1985 yılındaki Japonya turnesi sirasında çekilen film, benzerine kolay kolay rastlayamayacağınız bir görsel ve işitsel deneyim. Japon sinemasının en sıradışı yönetmenlerinden Sohgo Ishii’nin imzasını taşıyan bu deneysel film tıpkı Neubauten’m müziği gibi. Sert, tavizsiz, rahatsiz edici, büyüleyici ve düşünsel açıdan hayli derin.

Einstürzende Neubauten için kült bir grup demek hiç yanlış olmaz. Kendilerine sorsak yaptıklarını müzik olarak tanimlayacakları bile şüpheli bu öncü grubun dünyanın hemen her yerinde kendine has bir dinleyicisi vardır. Özgün müziklerini icra ederken ekseriyetle enstrüman kullanmayan, çeşitli objelerin (bazen çekiç, bazen elektrikli testere, bazen teneke bir kutu, bazense bizzat ürettikleri çeşitli düzenekler) çıkarttıkları seslerin farklı kombinasyonlarını dinleyiciye sunan Einstürzende Neubauten’ın şarkıları kimileri için hayranlık uyandırıcıyken, kimilerine tahammül sınırlarını zorlayan bir gürültü gibi gelebilir. îşte tam da bu biricikliği gruba bahsettiğimiz kült statüsünü kazandırmaktadır. Elbette Neubauten’m sahne performansları da benzer şekilde eşsizdir (izlemiş olanlar, iki yıl önce Istanbul’da verdikleri konseri şüphesiz hâlâ anımsıyorlardır). Grubun 1985 tarihli müthiş albümü ile aynı adı taşıyan “1/2 Mensch” de Japonya’daki turneleri sırasında çekilmiş bir performans videosu. Başka bir açıdan ise dört başı mamur bir deneysel film. Neubauten’m nevi şahsına münhasır Japon yönetmen Sohgo Ishii ile güçlerini birleştirmesinin sonucu, gerçekten benzerine zor rastlanır bir görsel ve işitsel deneyim. Şöyle de diyebiliriz, kült bir müzik grubu ve kült bir yönetmenin birlikteliğinden doğan, uzun süredir bir kopyasını edinmek pek de kolay olmayan bu meraklısına film, zamanla haklı şekilde kült statüsüne ulaşmış bulunuyor.

Öncelikle Almanca bilmeyenler ve grubun işleriyle pek haşır neşir olmayanlar için ufak bir açıklama yapmak gerek. Einstürzende Neubauten, “yıkılan yeni yapılar” anlamına geliyor. Kendine bu ismi seçen grubun işlerini değerlendirirken mimari, şehir ve elbette yapı söküm ilk ola-rak akla gelmesi gereken anahtar kelimeler. II. Dünya Savaşı’ndan sonra pek çok şehri yeniden inşa edilen Almanya’dan çıkan grup, bir nevi oksimoron olan adındaki tezatlığı işlerine de taşıyor. Sadece müziği ses ve “gürültü” üzerinden yeniden tanımlamakla kalmıyor, enstrüman yeri-ne endüstriyel objeler kullanmayı tercih ederken bir bakıma müziği modern hayata ve şehre dair bir deneyime dönüştürüyor, baştan yaratıyor. Her ne kadar yöntem post-modern olsa da, motivasyon epey modernist.
Sohgo Ishii “1/2 Mensch”de Einstürzende Neubauten’ın müziğinin görsel karşılıklarını ararken tarn bu noktadan hareket etmekte. Film post-apokaliptik diyebileceğimiz, yıkıntı hâlindeki şehir görüntüleriyle açılıyor. Film boyunca farklı görsel tarzlar kullanan Ishii, “1/2 Mensch”e siyah/beyaz olarak başlıyor. Arka plana modern yapılan ve devasa gökdelenleri yerleştirirken, ön planda yıkıntılar ve iç içe geçmiş kablolar gö-ze çarpıyor. Neredeyse distopik bir bilim kurgu izlemek üzere olduğu-muzu düşünebiliriz (kaldı ki, söz konusu imgelerin ileride başka bir kült Japon yönetmene, “Tetsuo”nun yaratıcısı Shinya Tsukamoto’ya esin kaynağı olduklarını iddia etmek pekâlâ mümkün). Bu görüntüleri hurda arabalar ve çelik yığınları takip ediyor ve kendimizi yıkık dökük bir çelik fabrikasında buluyoruz. Ishii, Neubauten’a dair akla gelebilecek tüm imgeleri bu mekânda birleştirmiş oluyor bir bakıma ve grubun performansını mevzubahis eski fabrikada filme alıyor. Solist Blixa Bargeld “Armenia” ile başladığı şovunda giderek kendisinden geçerken, Mark Chung, EM. Einheit ve N.U. Unruh da perküsyon ve ses için akla gelebilecek her türlü alet edevatı kullanıyorlar. Matkap, elektrikli testere, çelik lev-halar, borular, vb. Fatih Akin ile beraber çalışması ve “Istanbul Hatira-sı” belgeselinden sonra ülkemizde farklı bir kitle tarafindan da taninmaya başlayan grubun diğer elemanı Alexander Hacke ise gitarını alışılmadık şekilde çalarak bu işitsel saldırıya katkıda bulunuyor.
Ishii, Neubauten’m performansını kaydederken özellikle fazla hareketli bir kamera kullanmayi tercih ediyor. Detay planlar, hızlı kaydirmalar, merkezi belli olmayan çerçeveler filmin bu bölümündeki görsel tarz için belirleyici unsurlar. Bu durum çok da şaşırtıcı değil, zira yönetmen grubun performansını belgelemenin peşinde değil. Daha ziyade oradaki enerjinin, giderek artan bir hızla kontrolden çıkma hâlinin karşılığını yakalamaya çalışıyor, Doğal olarak “1/2 Mensch” sadece işitsel olarak değil, görsel anlamda da zorlayıcı bir deneyime dönüşüyor. Ancak grubun hayranlannm bundan şikayet etmesi mümkün değil.

İlerleyen bölümlerdeyse Ishii, grubun performansını başka imgelerle bölüyor. Her bir şarkıya eşlik eden görüntüleri kendi içinde bir video klip olarak algılamak mümkün olsa da, “1/2 Mensch”in kuşkusuz bir bütünlüğü var. Filmin adına (Yarim Insan) da bir gönderme olarak, kimi hücrelerin mikroskop altındaki görüntüleri veya uzayda kaybolmuş bir cenin, “kanayan” metal objeler veya bir beden gibi görüntülenen yapılar-la peş peşe ekleniyorlar. Diğer yandan Ishii, grubun müzik yaparken kullandığı aletleri tek tek bize gösteriyor, görüntü üzerine yerleştirdiği yazılarla bunları numaralandırıyor ve isimlendiriyor. Daha sonra benzer şe-kilde grup elemanları da numaralandırılıyor, başka bir deyişle açık şekil-de bu performansın bir parçasına dönüşüyorlar. Şöyle de diyebiliriz, hem Ishii hem de Neubauten insan bedeni, performans esnasında kullandikları objeler ve şehri oluşturan yapılar arasında bir paralellik kurmamızı bekliyorlar. Buradan, yazinin önceki bölümlerinde Neubauten’m müzi-ğini tanımlarken değindiğimiz bir noktaya tekrar dönebiliriz; grubun yaptığı müzik için şehir hayatına dair deneyim(ler)i kaynak alması, mü-ziği buradan hareketle yeniden tanımlaması ve üretilen iş, üreten birey, üretim esnasında kullanılan araç ve üretilen ortam arasında kesin bir ilişki kurması. Hem filme, hem de albüme adını veren parça çalmaya başladığındaysa, Ishii zihnindeki en rahatsız edici görüntüleri bizlere sunuyor. Insan bedenini kaplayan kurtlar, et parçaları veya kemiklerle birleştirilmiş metaller fabrikanın çeşitli yerlerinde beliriyorlar. Neubauten elemanları ise tüm bu imgelere tanıklık ederek mekân içerisinde dolaşmaya başlıyorlar. Bu bölüm, kuşkusuz yukarıda andığımız temanm da doruk noktasına ulaştığı an oluyor. Söz konusu şarkının ertesindeyse film başka bir noktaya doğru yol alıyor.

Ishii filmin ikinci yarısında kültürel bir ortak payda bulmanın peşin-den gidiyor. Neubauten elemanları fabrika içerisinde dolaşırlarken Butoh dansçılarıyla karşılaşıyorlar. Bu Japon dansının Neubauten’m müziği üzerine gerçekleştirilmesi başlı başma ilginç ve görmeye değer bir deneyime yol açıyor. Ancak bu çağdaş Japon dansının da doğrudan bedeni yeniden tanımlamak ve bireyin yakın çevresiyle ilişkisi üzerine kurulu olduğunu unutmamak gerekiyor. Böylece filmin ilk ve ikinci yarısında tematik bir devamlılık da sağlanıyor. Diğer yandan Ishii, Neubauten’in endüstriyel müziğiyle Butoh dansını bir araya getirerek, Japonya’nin “Batılılaşma” süreci üzerine düşünmek için de bir kapı açıyor. Filmin son bölümündeyse grubun Japonya’daki konser görüntüleri, şehir içerisinde bir yol üzerinde ve gelip geçen arabaların arasında gerçekleştirdikleri bir performansla arka arkaya geliyorlar. Final planındaysa Ishii başlangıçtaki görüntülere geri dönüyor. Ancak bu sefer devasa ve modern yapıların önünde endüstriyel atıklar değil, Einstürzende Neubauten elemanları yer alıyorlar.

Açıkçası yaklaşık bir saat süren bu özgün görsel ve işitsel deneyimin herkesin kalemi olmadığını özellikle belirtmek gerekiyor. “1/2 Mensch” kuşkusuz herkesten önce Neubauten hayranlarına hitap eden bir film. Ancak gerek müzikte, gerekse sinemada deneysel çabalara açık olanlar da rahatlıkla Sohgo Ishii ve Einstürzende Neubauten’m bu ortaklığına il-gi gösterebilirler. Dediğimiz gibi, her zevke hitap etmeyen ancak izleyenin kolay kolay unutamayacağı bir deneyim, hatta kimileri için vazgeçilmez bir film.